Havadis’te konuya ilişkin yaptığımız haberlere gelen bazı yorumlardan anlaşıldığı üzere, bu yazıyı kaleme almak hasıl oldu.
Konu hassas. Böylesine hassas meselelerde kişilerin kullandığı dil ile kurumları temsil edenlerin kullanmak zorunda olduğu dilin aynı olmadığını ayrıca açıklamak zorunda kalacağım açıkçası aklıma gelmezdi. Ancak demek ki ben de yanılmışım.
O hâlde en başından başlayalım.
Avusturya’da okullardaki başörtüsü meselesi tartışılırken birbirinden tamamen farklı iki kavramın ısrarla birbirine karıştırıldığını görüyorum: Yasaya uymak ve yasayı onaylamak.
Oysa bunlar aynı şey değildir.
Bir vatandaş çıkıp “Ben bu yasayı doğru bulmuyorum”, “Bu düzenlemeyi kabul etmiyorum”, “Bunun ayrımcı olduğunu düşünüyorum” diyebilir. Hatta demokratik sınırlar içerisinde oldukça sert bir siyasi eleştiri de yapabilir.
Fakat bir cemaatin, dini topluluğun veya kamuoyu önünde kurumsal sorumluluk taşıyan bir temsil makamının kullandığı dil aynı olamaz.
IGGÖ veya başka bir kurumsal temsilci “Biz hukuk devletine ve yürürlükteki yasalara uyuyoruz” dediğinde, bundan “Başörtüsü yasağını doğru buluyoruz” sonucu çıkarmak, söylenen cümlenin hukuki ve kurumsal bağlamını tamamen gözden kaçırmaktır.
Çünkü hukuk devletinde kurumsal temsil makamlarının yürürlükteki hukuka uyacaklarını söylemeleri olağan olandır. Bir kurum temsilcisinden kameraların karşısına geçip “Bu yasayı tanımıyoruz, uygulamıyoruz” demesini beklemek, kurumsal temsilin nasıl işlediğini anlamamak demektir.
Fakat burada kritik nokta şudur:
Yasaya uymak, o yasayı benimsemek değildir.
Bir kurum yürürlükteki düzenlemeye uyar; aynı zamanda o düzenlemeyi yanlış bulabilir. Ayrımcı olduğunu söyleyebilir. Siyasi olarak eleştirebilir. Değiştirilmesini talep edebilir. Hukuki yollara başvurabilir. Anayasal denetim isteyebilir.
Zaten hukuk devleti dediğimiz sistemin mantığı tam olarak budur.
Hukuk devletinde bir yasaya karşı çıkmanın yolu hukuk düzeninin dışına çıkmak değil, hukuk düzeninin size sunduğu imkânları kullanmaktır.
Kişinin diliyle kurumun dili aynı değildir
Sanırım asıl anlaşılması gereken noktalardan biri de bu.
Bir vatandaşın kahvede, sosyal medyada veya arkadaş ortamında kullandığı ifadelerle bir kurumu temsil eden kişinin kamuoyu önünde kullandığı ifadeler aynı ölçüde değerlendirilemez.
Birey kendi adına konuşur.
Kurum temsilcisi ise yalnızca kendisini değil, temsil ettiği kurumu ve çoğu zaman çok geniş bir topluluğu temsil eder.
Dolayısıyla onun her kelimesinin hukuki, siyasi ve toplumsal bir karşılığı vardır.
Bu nedenle kurumsal açıklamaları değerlendirirken yalnızca bir cümleyi çekip almak yerine açıklamanın tamamına, öncesine ve sonrasına bakmak gerekir.
“Yasalara uyacağız” cümlesini görüp gerisini okumadan hüküm vermek kolaydır.
Zor olan ise kurumun aynı yasa hakkında hangi eleştirileri yaptığını, hangi hukuki itirazları dile getirdiğini ve hangi yolları kullanmayı planladığını takip etmektir.
Eleştiri başka, bilgi sahibi olmak başka
Havadis’te yayımladığımız haberlerin altındaki bazı yorumlarda tam da bu ayrımın gözden kaçtığını görüyoruz.
Elbette herkes eleştirebilir.
IGGÖ de eleştirilebilir, cemaat temsilcileri de eleştirilebilir, onların açıklamaları da yetersiz bulunabilir. Kimsenin eleştiriden muaf olması gerektiğini savunmuyorum.
Fakat eleştiri yapabilmek başka, eleştirilen makamın hangi hukuki ve kurumsal şartlar içerisinde hareket ettiğini bilmek başka şeydir.
Gündemi yeterince takip etmeden, yapılan açıklamaların tamamını okumadan ve kurumların hangi sıfatla konuştuğunu dikkate almadan koparılan yaygara, ne yazık ki bir noktadan sonra tartışmaya katkı sunmaktan çıkıp kuru gürültüye dönüşüyor.
Çünkü mesele “Kim daha yüksek sesle bağırıyor?” meselesi değildir.
Mesele hukuk, temsil ve usul meselesidir.
Bir kurumun “Hukuk devletinin kurallarına uyuyoruz” demesi teslimiyet değildir.
Bir yasaya karşı hukuki mücadele verirken yürürlükteki hukuk düzenine bağlı kalacağını söylemek de çelişki değildir.
Tam tersine, hukuk devletinin işleyişi budur.
Bugün tartışılması gereken soru, “Neden yasaya uyacaklarını söylediler?” değil;
“Bu yasa hakkında ne düşünüyorlar, hangi itirazları dile getiriyorlar ve bu itirazlarını hangi hukuki yollarla sürdürüyorlar?” olmalıdır.
Bu ayrımı yapmadan insanları veya kurumları birkaç kelime üzerinden mahkûm etmek kolaydır. Fakat kolay olan her zaman doğru değildir.
Konu başörtüsü gibi hem dini özgürlükleri hem çocukların haklarını hem de devletin yetki alanını ilgilendiren son derece hassas bir mesele olduğunda, kullandığımız kelimelere biraz daha dikkat etmek zorundayız.
Eleştirelim.
Sorgulayalım.
Gerekirse çok sert sorular da soralım.
Ama önce neyin, neden ve hangi sıfatla söylendiğini anlayalım.
Çünkü yasaya uymak başka, yasayı onaylamak başkadır.
Ve bazen bir tartışmada en yüksek ses, en güçlü argümana sahip olanın değil; meseleyi ve usulü en az takip edenin sesi olabilir.
Gürkan Altmışdört

