Avusturya’da yaşayan göçmen kökenli toplumların en büyük eksiklerinden biri yalnızca temsil edilmek değil, doğru temsil edilememektir. Bugün birçok dernek ve sivil toplum kuruluşu önemli çalışmalar yürütüyor. Kermesler düzenleniyor, yardım kampanyaları yapılıyor, kültürel etkinlikler organize ediliyor. Bunların hepsi kıymetlidir. Ancak artık kabul edilmesi gereken bir gerçek var: Günümüz Avusturya’sında mesele yalnızca kendi içimizde faaliyet yapmak değildir. Asıl mesele, yaşadığımız topluma kendimizi doğru anlatabilmektir.
Çünkü bizi tanımayan insanlar, bizi çoğu zaman başkalarının anlattığı kadar biliyor.
İşte tam bu noktada dilin ve temsiliyetin önemi ortaya çıkıyor.
Bugün Avusturya’daki derneklerin, vakıfların ve sivil toplum kuruluşlarının başkanları, yöneticileri ve özellikle basın sözcüleri çok güçlü bir Almanca’ya sahip olmak zorundadır. Bu artık bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü yerel basın bir gün kapınızı çaldığında, televizyon mikrofon uzattığında veya toplumda göçmenlerle ilgili bir tartışma yaşandığında sizi temsil edecek olan şey yalnızca niyetiniz değildir; kullandığınız dil, hitabetiniz ve kendinizi ifade etme biçiminizdir.
Bir toplum kendisini anlatamazsa, onu başkaları anlatır.
Ve ne yazık ki çoğu zaman bizim hakkımızda konuşanlar, bizi gerçekten tanıyan insanlar olmuyor.
Yerel gazetelerde, televizyonlarda veya siyasal tartışmalarda göçmen toplumunu anlatan kişiler çoğu zaman yine dışarıdan insanlar oluyor. Bizim hikâyemizi, bizim sorunlarımızı, bizim hassasiyetlerimizi başkaları yorumluyor. Çünkü toplumun karşısına çıkabilecek, güçlü Almanca konuşabilen, özgüvenli, donanımlı temsilci sayımız hâlâ yeterli değil.
Oysa Avusturya’da büyüyen yeni neslin önemli bir avantajı var. Bu gençler hem iki kültürü tanıyor hem de Almanca’yı toplumun içinde yetişmiş bireyler olarak güçlü şekilde kullanabiliyor. İşte derneklerin ve sivil toplum kuruluşlarının artık bu yeni nesli ön plana çıkarması gerekiyor.
Bu, birinci veya ikinci kuşağı dışlamak anlamına gelmez. Tam tersine…
Bugün ilk neslin yaşadığı fedakârlıklar, ikinci neslin tecrübeleri ve yıllarca biriktirilen toplumsal hafıza çok değerlidir. Bu bilgi ve tecrübe mutlaka korunmalı, genç kuşaklara aktarılmalıdır. Ancak toplumun önüne çıkacak yüzlerin, medyayla konuşacak isimlerin, tartışma programlarına katılacak temsilcilerin güçlü bir Almanca’ya ve etkili hitabete sahip olması artık hayati önem taşımaktadır.
Çünkü mesele yalnızca bir etkinlik düzenlemek değildir.
Mesele; birlikte yaşadığımız insanlara kendimizi doğru anlatabilmektir.
Mesele; yıllardır oluşmuş önyargıları kırabilmektir.
Mesele; “biz de bu toplumun bir parçasıyız” duygusunu karşı tarafa hissettirebilmektir.
Bir röportaj teklifine cevap veremeyen, toplum önünde konuşmaktan çekinen veya kendisini ifade etmekte zorlanan yapılar, ne kadar iyi niyetli olursa olsun toplumdaki algıyı değiştiremez.
Bugün Avusturya’da göçmen toplumunun en büyük ihtiyacı yalnızca görünmek değil; doğru, güçlü ve saygın şekilde temsil edilmektir.
Ve bunun yolu da eğitimden, dilden ve güçlü iletişimden geçmektedir.
Gürkan Altmışdört

