Bazı filmler yalnızca bir hikâye anlatmaz; insanın kendisine bakmak istemediği yere kamera tutar. The Squid and the Whale böyle bir film.
Film eski ama bugün izlediğinizde “ne kadar da eski” dedirtmiyor. Bazı sahneleri fazlasıyla tanıdık geliyor. Çünkü hayatlarımız değişiyor; kendimizi haklı çıkarma biçimlerimiz ise pek değişmiyor.
İlk bakışta bir evliliğin bitişini izleriz. Anne ve baba ayrılıyordur; iki yetişkin, sona ermiş bir ilişkinin ardından kendi hayatlarını yeniden kurmaya çalışıyordur. Fakat film, asıl hikâyenin onların arasında olmadığını yavaş yavaş açığa çıkarır.
Kamera çocuklara döndükçe anlarız: Bir evlilik bitebilir; fakat o evliliğin çocuk üzerindeki hükmü bitmez.
İnsan kendi hayatının mahkemesinde hâkim, savcı ve avukat olmaya fazlasıyla heveslidir. Üstelik kendi kötü filmimizin senaryosunu da gayet maharetli yazarız. Hikâyeyi istediğimiz yerden başlatır, işimize gelmeyen sahneleri budar, kendimizi aklayan bölümleri büyütürüz. Sonra kendi kurgumuza o kadar inanırız ki karşı tarafın anlattığı hikâyeye “bahane” deme hakkını da kendimizde buluruz.
Bütün bu muhakeme sürerken evdeki çocuğu unutabiliriz.
Filmin asıl meselesi tam burada başlıyor.
Boşanan iki yetişkin kendi hikâyesini anlatmakta özgürdür. Çocuk ise o hikâyenin içinde yaşamaya mahkûmdur.
Dosya kapanır.
Hayat kapanmaz.
Bir evden diğerine giderken çocuk yalnızca çantasını taşımaz. Bir evin sessizliğini, diğerinin öfkesini, kırgınlığını, söylenmemiş cümlelerini de beraberinde götürür. Kimin yanında neyin konuşulabileceğini, hangi cümlenin hangi evde yeni bir gerilim yaratacağını zamanla öğrenir.
Kimse ona böyle bir görev vermemiştir. Ama çocuk, yetişkinlerin arasında açılan boşluğu farkında olmadan doldurmaya başlar. Birinin kırgınlığını dinler, diğerini korur, bazı şeyleri söylememeyi öğrenir. Çocukluğun içine yetişkinliğin küçük parçaları böyle sızar.
Ve çocuğun payına düşen yalnızca anne babasının ayrılığı değildir. Bazen kendi hayatında tanıdığı bir senaryonun başrolünü üstlenir. Senaryoyu ebeveynleri yazmıştır; çocuk ise seçmediği bir rolü oynamaya mecbur bırakılmıştır.
Dünyanın her yerinde boşanmanın ardından kırgınlıklar, kavgalar ve anlaşmazlıklar yaşanıyor. Ancak Orta Doğu’dan Türkiye’ye uzanan toplumlarda, evlilik sona erdiğinde çocuklara karşı sorumlulukların yerine getirilmemesiyle daha belirgin biçimde karşılaşabiliyoruz.
Nedenleri elbette tartışılabilir. Kişisel kırgınlıklar, ekonomik koşullar, aileden öğrenilenler, ilişkinin nasıl yaşandığı… Her davranışın kendince bir gerekçesi bulunabilir. Fakat bir gerekçenin varlığı, ortaya çıkan sonucu ortadan kaldırmaz.
Evlilik sona erdiğinde bazıları, çocukla ilgili sorumluluğunu da sanki o evlilikle birlikte sona ermiş sayabiliyor.
“Artık benim sorumluluğum değil.”
Oysa boşanılan kişi eş.
Çocuk değil.
Peki insan kendi çocuğuna gelince neden birdenbire hayatın bütün kurallarını değiştirebiliyor?
Neden herkesin bir mazereti var da çocuğun yalnızca ihtiyacı?
Bugün canı sıkkındır, görüşmez. Yarın yeni bir hayatı vardır, vakti yoktur. Öbür gün eski eşine öfkelidir, çocuk arada kalır. Sonra bütün bunların adı “şartlar” olur.
Şartlar…
Ne kullanışlı bir kelime.
İnsan neyi yapmak istemiyorsa biraz şartlardan söz eder. Oysa bazen şart dediğimiz şey, yalnızca sorumluluktan kaçmanın daha makul görünen adıdır.
Daha da tuhafı, insan kendi çocuğuna karşı bunu yaparken bile kendisini iyi insan olarak tarif etmekten vazgeçmez.
Doğaya baktığınızda yavrusuna karşı sorumluluğu pazarlık konusu yapan bir canlı görmüyorsunuz. Yavrusunu koruyor, besliyor, tehlikeden uzak tutuyor; gerektiğinde kendi hayatını riske atıyor.
İnsan ise aklıyla, vicdanıyla, medeniyetiyle övünüyor.
Sonra kendi çocuğuna gelince:
“Benim de hayatım var.”
Elbette var.
Fakat o hayatın içine bir çocuk koyduysanız, artık yalnızca kendi hayatınızdan söz edemezsiniz.
Çocuk sizden hayatınızı terk etmenizi istemiyor. Kusursuz olmanızı da istemiyor. Yalnızca yetişkin olmanızı istiyor: Sorumluluğunuzu taşımanızı, mazeretlerin arkasına sığınmamanızı, kendi kavganızı onun çocukluğuna fatura etmemenizi ve en önemlisi, onu kendi hayatınızın fazlalığı hâline getirmemenizi.
Nafaka da burada başka bir anlam kazanıyor.
Nafaka eski eşe yapılmış bir iyilik değil. Çocuğun hakkı.
“Ben ona neden para vereyim?”
Ona değil.
Çocuğa.
Ama ebeveynlik de yalnızca para göndermekten ibaret değil. Aramak, dinlemek, merak etmek, yanında olmak… Çocuğun hayatında yalnızca ne gönderildiği değil, kimin gerçekten orada olduğu da birikiyor.
Nafaka iyilik değildir. Okul masrafı kahramanlık değildir. Çocuğunu görmek fedakârlık değildir.
Asıl mesele şu:
Sen o çocuğun hayatında gerçekten var mısın?
Yoksa kendi hikâyende kendini aklamaya çalışırken çocuğun hikâyesini çoktan unuttun mu?
Çünkü çocukların çocukluğuna dokunan her yetişkin, bir gün o çocuğun yetişkinliğinde karşısına çıkacaktır.
Sonra şaşırmayalım:
“Bu çocuk neden böyle oldu?”
Belki de önce şu soruyu sormak gerekir:
Biz onu nasıl büyüttük?
İlk güveni biz verdik. İlk yarayı da bazen biz açtık. Sonra büyüdüler. Ve biz, kendi yetiştirdiğimiz insanlardan şikâyet etmeye başladık.
Ne tuhaf.
Hayatın ironisi de biraz burada.
Bütün bunların ortasında bir çocuk, kendisine ait olması gereken yerde fazlalık gibi duruyorsa buna artık “hayat şartları” demek bana biraz fazla kolay geliyor.
Bazen bunun adı yalnızca sorumsuzluktur.
Bazen de insanın kendisine yakıştırdığı “iyi insan” sıfatının ne kadar ucuz olduğunu gösterir.
Film bittiğinde insanın aklında filmin kendisinden daha tanıdık bir şey kalıyor:
Aynı hikâyeyi neden hâlâ farklı evlerde yeniden izliyoruz?
Çünkü aynaya bakmak yerine hikâyeyi değiştirmeyi daha kolay buluyoruz. Kendi yanlışımızın adını değiştirmek, başkasınınkini teşhis etmekten daha kolay.
Biraz mağduriyet, biraz haklılık, biraz da küçük Emrah…
Herkes kendi rolünde gayet başarılı.
Oysa çocuk senaryoyu yazmadı. Oyuncuları seçmedi. Sahneyi kurmadı.
Ama perde açıldığında rolünü oynadı.
Film bitti. Çocuk büyüdü. Payına düşeni aldı ve başka bir hayata taşıdı.
Gülhan Meşeli
Küçük bir parantez: Gerçek hayat, iki saate ya da birkaç satıra sığmayacak kadar katmanlıdır. Bir çocuğun hayatında iz bırakan, görünenin çok ötesinde sayısız etken vardır.

