info.meseliguelhan @ gmail.com

Binlerce yıl var olan insanoğlu ve medeniyetler geliştikçe kendilerinden bir sonraki nesillere çeşitli öğretiler bırakmıştır. Çoğunlukla kulağımıza küpe olması gereken bu öğretiler, genelde güzel ahlaklı, iyi insanlar olmaya; adaletli ve özgürlük bilincine sahip, toplumsal yaşamaya dayalı gerekli kuralları içermektedir. Süregelen bu öğretiler, aslında bizlere iyi bir ahlaka sahip olmanın beraberinde yardımlaşmayı, bütünleşmeyi, sevilmeyi ve saygıyı getireceğini düşündürür.

İyi bir ahlak, yalnızca bu dünyaya ait geçici kazanımlar değil, kalıcı ve ruhî karşılıklar da vaat eder. En azından biz böyle inanırız. Yaptığımız her iyiliğin bir yerde kaydedildiğini, hiçbir emeğin boşa gitmediğini, görünmeyen bir muhasebenin kusursuz işlediğini düşünürüz. Defterler kapanabilir ama “asıl defter” kapanmaz deriz. Bu inanç, adalet duygumuzu diri tutar ve içimizi rahatlatır.

Çünkü sistem nettir.

İyilik + Sabır = Ödül
Kötülük + Zaman = Ceza

Denklem temizdir. Simetriktir. Öngörülebilirdir. İnsan belirsizlikten korktuğu için bu kurama tutunur. İki taraf eşittir; yapılanın karşılığı vardır. Dünya adildir — en azından teoride.

Bu yalnızca metafizik bir formül değildir. Günlük hayatta da aynı mantık işler.

Suç + Tespit = Yaptırım
Kural + İhlal = Ceza
Toplum + Ayıp = Dışlanma

İster ilahi adalet diyelim, ister hukuk sistemi, ister toplumsal değerler; hepsi aynı yapının farklı yüzleridir. Temel mantık değişmez:

Davranış → Karşılık

Tam da bu noktada küçük ama rahatsız edici bir soru belirir:

Eğer her davranış bir karşılık üzerinden anlam kazanıyorsa, iyilik gerçekten karşılıksız mıdır?

Yapılan İyilik = Beklenen Karşılık

Eğer Beklenen Karşılık > 0 ise, bu hâlâ saf iyilik midir, yoksa zarif bir alışveriş mi?

Belki de biz iyiliği olduğundan daha masum görüyoruz. Belki de mesele sandığımız kadar sade değildir. Çünkü insan yalnızca cennet umuduyla değil, cehennem ihtimaliyle de hizaya gelir. Yalnızca erdemle değil, yaptırımla da şekillenir.

Cehennem korkusu ile hapis korkusu arasında yapısal bir fark var mıdır?

Biri görünmez ama sonsuzdur; diğeri somut ama sınırlıdır. Biri metafizik, diğeri dünyevi. Ama ikisi de davranışı düzenler.

Şöyle yazabiliriz:

Ahlak = İçsel Değer + Dışsal Baskı

Dışsal baskı yüksek olduğunda, davranış düzenli görünür. Kurallar işler, sistem ayakta kalır, insanlar “iyi” olarak tanımlanır. Peki baskı sıfırlandığında ne olur?

Eğer

Ödül = 0
Ceza = 0

ise, iyilik davranışı aynı kalır mı?

Asıl kırılma burada başlıyor.

“Ne ekersen onu biçersin” ilkesi kulağa adil gelir. Tohum + Emek + Zaman = Meyve. Emek boşa gitmez; sabır karşılıksız kalmaz.

Ama insan gerçekten toprağı sevdiği için mi eker?
Yoksa meyvesiz kalma ihtimali onu huzursuz ettiği için mi?

Belki de iyilik, vicdan ile korkunun ortak üretimidir.
İyilik = Vicdan + (Ödül Umudu – Ceza Korkusu)

Eğer bu parantez büyürse, vicdanın sesi azalır mı?

Yoksa insan zaten tamamen saf bir varlık olmadığı için bu karışım kaçınılmaz mıdır?

Daha rahatsız edici bir ihtimal var:

Belki bazı iyilikler, ceza ihtimali olmasaydı hiç doğmayacaktı.
Belki bazı “iyi insanlar”, sistem çöktüğünde ortadan kaybolacaktı.
Belki de medeniyet dediğimiz şey, insanın içsel saflığından değil; denetimin sürekliliğinden güç alıyordur.

Bu bir suçlama değil. Ama konforlu da değil.

Çünkü biz haksızlığa uğradığımızda adalet isteriz. İlahi ya da hukuki. “Gereken yapılsın” deriz. Demek ki içimizde güçlü bir karşılık arzusu vardır. Hem affedilmek isteriz hem cezalandırılmasını isteriz. Hem merhamet bekleriz hem adalet talep ederiz.

İnsan çelişkili bir varlıktır.
Hem özgür olmak ister hem sınırların varlığından huzur duyar.

Belki de mesele iyiliğin bencil olup olmaması değil; insanın tamamen hesapsız olabilip olamayacağıdır.

Ve şimdi bütün sistemleri — dini, hukuki, toplumsal — bir anlığına askıya alalım:

Ne cehennem korkusu olsun.
Ne mahkeme tehdidi.
Ne toplum baskısı.

Sadece sen ve kararın kalsın.

Yine de aynı iyiliği yapar mıydın?

Eğer cevap tereddütsüz “evet” değilse, bu bir suç mu?

Yoksa insanın, denetimsiz özgürlükle karşılaştığında tereddüt etmesi doğasının bir parçası mı?

Belki de mesele iyiliğin tamamen saf olması değildir. Gerçek iyilik, hesap yapmadığında ortaya çıkar. Bir gün ödüllendirileceği umuduyla değil; doğru olduğu için yapılan iyilik, iyiliktir. İnsan, adalet duygusunu ve vicdanını geliştirmediği sürece yaptığı her davranışın merkezine kendini koymaya meyillidir. İşte bu yüzden kötülüğün köklerini çoğu zaman insanın içindeki eksik adalet duygusunda ve gelişmemiş vicdanda aramak gerekir.

Gülhan Meşeli

Sevgili yeğenim Selin R. Meşeli`ye, metnin asıl kurgusunu hazırladığı için teşekkür ederim.