info.meseliguelhan @ gmail.com

Bir varmış bir yokmuş.
Bir dünya varmış.
Haritalarla bölünmüş, insanlar pasaportlarla ayrılmış ama hepsinin dertleri neredeyse birebir aynıymış.
Bu dünyada, insanların kendilerine daha iyi bir hayat sunmaları için bir de siyasetçiler varmış. Bunlar konuşmayı pek severlermiş. Hatta öylesine severlermiş ki çoğu zaman konuşmayı bir yönetim biçimi sanırlarmış. Kendilerinin nasıl nitelikli, vatan ve millet uğruna gece gündüz çırpınıp kendilerini heba ettiklerini anlatırlarmış. Sürekli olarak insanlara yeteneklerini, krizlerle dahice nasıl mücadele ettiklerini anlatırlarmış.
Fedakârlığı anlatırlarmış. Sabretmenin erdeminden bahsederlermiş. Sabır bu masalda çok önemliymiş. Çünkü sabır hep halktan istenirmiş, masalı anlatanlardan değil.
Her yerde aynı cümleler dolaşırmış:
“Zor bir dönemden geçiyoruz.”
„Tüyü bitmemis Yetimin hakkindan“..
“Küresel şartlardan…”
“Biraz daha dayanmamız gerektiğinden…”
“Mücadelenin mutlaka başarıya ulaşacağından…”
Bunları anlatmayı hiç eksik etmezlermiş. Kim dayanacak, ne kadar dayanacak, bu dayanmanın sonunda ne olacak… O kısımlar masalda kutsal birer projeler olarak sürekli halka anlatılırmış. Masalı anlatanlar için hayat hicde zor değilmiş mesela. Hayat pahalılığı onlar için soyut bir kavrammış; bir başlıkmış, bir sunum slaytıymış. Enflasyonu, hayat pahalılığını, sosyal olayları grafiklerden takip ederlermiş. Krizi raporlardan okurlarmış. Markete gittiklerinde fiyat etiketiyle göz göze gelmezlermiş; zaten o işi yapan birileri mutlaka varmış.

Ay sonu gelirmiş ama hesap onlara hiç gelmezmiş. Kiralar artarmış ama dert olmazmış. Faturalar kabarırmış ama can yakmazmış. Semirttikleri Televizyonlardan, kürsülerden geçim sıkıntısını anlatırken sesleri titrermiş. Asgari ücretlinin nasıl zorlandığını dile getirmekten geri durmazlarmış. Gençlerin umutsuzluğundan bahsederlermiş.

Sonra o konuşmalar biter, özel uçaklara binilir, “küresel zirvelere” gidilirmiş. Bu da masalın inceliğiymiş: Krizi en iyi anlatanlar, krizden en uzak olanlarmış.

Dünyanın neresine bakarsan bak, sahne aynıymış. Bir yanda marketlerde her hafta değişen etiketler, diğer yanda “enflasyon düşüş eğiliminde” açıklamaları. İnsanlar maaşını alır almaz temel giderlere yatırırken, yöneticiler “orta vadede iyileşme” demeyi severmiş. Bu Orta vade dedikleri cok garip bir zamanmış; hep konuşulur ama bir türlü bugüne gelmezmiş.

Bu sırada insanlar şunu fark etmeye başlamış: Sorun sadece fakirleşmek degil, Sorun, fakirleşmenin bilinçaltı olarak yatsinması ve normalleştirilmesiymiş. Sürekli “zor dönem” denince, zorluğun kalıcı hâle geldiği ise kimsenin umurunda olmazmış. Konuşmalar kifayetini, inandırıcılığını yitirdikçe hayatın anlamı , toplumsal yapı yavaş yavaş çözülürmüş. Çalışmanın, beklemenin, umut etmenin karşılığı belirsizleşirmiş.

Sonra küresel kriz sahneye çıkarmış. İklim krizi mesela. Zirveler yapılırmış. Büyük salonlar, büyük laflar… “2050 net sıfır”, “yeşil dönüşüm”, “sürdürülebilir gelecek”, “mutlu bir gelecek”… Cümleler parlak, sahne ışıkları güçlüymüş. Aynı yıl fosil yakıt yatırımları rekor kırarmış. Aynı hafta düzinelerce yeni maden ruhsatları verilirmiş. Ama masalda bu bir çelişki sayılmazmış. Çünkü hedef koymak, uygulamaktan daha zahmetsizmiş.

O zirvelere kimler gidermiş dersin? İklim krizinden en az etkilenenler. Karbon ayak izi en yüksek olanlar. Ama kürsüde konuşurken güya doğaya en çok üzülenler de yine onlar olurmuş. Masalın kuralı basitmiş: Onlar sürekli konuşur, bedeli ise insanlar ödermiş.

Derken sahneye yeni bir kahraman çıkmış: Yapay zekâ. Masalın yeni yıldızı. Her şeyi çözecekmiş. Verimlilik artacakmış, kaynaklar daha iyi kullanılacakmış, sistemler akıllanacakmış. Güzel. Ama masalda küçük bir ayrıntı yine es geçilmiş.
Bu yapay zekâ dediğin şey gökten inmiyormuş. Devasa veri merkezleri, binlerce megawatt elektrik, inanılmaz su tüketimi ve arkasindaki asil niyeti anlatmak masalı bozarmış. İklim krizini konuşup aynı anda enerji canavarı teknolojileri sorgulamamak, masalda tutarsızlık sayılmazmış. Buna “ilerleme, gelisim devrimi” denirmiş. Bu sekilde eski düzen, yeni oyuncaklarla tekrar yoluna devam edermiş.
Ve halk bütün bunları izliyormuş. Sessizce… Çünkü artık kimse zannedildiği gibi cahil ve bilinçsiz değilmiş. Herkes neyin ne olduğunu biliyormuş. Krizin nedenini de, vaatlerin neden tutulmadığını da, anlatanlarla yaşayanlar arasındaki o tutarsızlığı da görüyormuş.
Sorun bilgi eksikliği değilmiş. Sorun, insani vicdanın ve samimiyetin tükenmiş olmasıymış. Nihayet “kandırıldık” noktasını geçen insanlar artık şuna kızıyormuş:

“Hâlâ bizleri kandırabileceğinizi mi sanıyorsunuz?”
Masal hâlâ anlatılıyor. Ama artık kimse masalın mutlu sonuna inanmıyor.
Belki de asıl mesele yeni bir masal anlatmak değil.
Asıl mesele, aynı masalı anlatanları iyi tanımak, büyük resmi iyi okumak ve bir daha bu basit hikâyeleri anlatanlara itibar etmemektir.

Gülhan Meşeli