info.meseliguelhan @ gmail.com

Bu başlığı —“Avrupa’da da kadının adı yok”— ilk kez okuduğumda, içimden şöyle geçirdim: Ne saçma bir başlık. Çünkü mesele yalnızca Avrupa’ya özgü değil; dünyanın her yerinde aynı bakış açısı sürüyor. Kadının adı bir yerde yoksa, aslında bu tüm insanlığın kimliğiyle ilgili bir sorun demektir. Başlığı daraltıp coğrafyayla sınırlamak, sorunun kökünü görmezden gelmek olur.

İnsanlık tarihi boyunca kadın ve erkek yan yana var oldu; doğadaki düzen de bunu gösteriyor. Kuşlara bakın: dişi ve erkek birlikte yuva kuruyor, yavruları birlikte besliyor. Karıncalara bakın: iş bölümü net, herkes kendi rolünü biliyor, kimse diğerinin varlığını küçümsemiyor. Balinalara bakın: yavruyu korumak için anne- baba kadar tüm sürü devreye giriyor. Doğada tamamlayıcılık temel bir ilkedir. Ama biz insanlar, işin en basit yerinde ipin ucunu kaçırdık.

Kadını ikinci sınıfa koyduk, erkeği üstün kıldık; sonra da bu hiyerarşiyi bitmeyen bir tartışmaya dönüştürdük. Bugün hâlâ aynı sorular dönüp dolaşıyor: Kadın neden aynı işi yaptığı hâlde daha az maaş alıyor? Neden karar verici pozisyonlarda sayısı sınırlı? Neden kimliği hep başkalarının tanımlamalarıyla şekilleniyor?

Peki, bu soruların cevabı nerede gizli? Elbette doğada değil. Çünkü doğada böyle bir yasaya rastlamıyoruz. Yaratılışta da yok. O hâlde bu eşitsizliği kim kurdu? Cevap çok net: Biz insanlar. Toplumsal düzen dediğimiz koca yapı, aslında bizim ellerimizle inşa ettiğimiz bir çarpıklık.Şöyle bir düşünelim: Tarih boyunca kadınların imkânları çoğu zaman coğrafyaya, kültüre, geleneklere bağlıydı. Kimi toplumlarda kadın bir eşya gibi alınıp satıldı, kimi toplumlarda tanrıçalaştırıldı, kimi toplumlarda ise sessiz bir gölgeye dönüştürüldü. Ama nerede olursa olsun, kadının sesi hiçbir zaman insanlık bütününün sesi kadar çıkmadı. Evet, şartlar değişti, teknoloji ilerledi, eğitim sınır tanımaz hale geldi. Ama zihniyet? İşte orada hâlâ taş devrinin izlerini taşıyoruz.

İşin ironisi de burada başlıyor: İnsan, uçsuz bucaksız evreni keşfetmeye çalışıyor; Mars’a koloni kurmayı hayal ediyor, yapay zekâyı icat ediyor, milyarlarca kilometre öteye uydu gönderiyor. Ama evin içinde, işyerinde, parlamentoda hâlâ şu tartışma bitmiyor: “Kadının adı var mı, yok mu?” Gerçekten gülünç değil mi?


Daha da düşündürücü olan şu: Bu eşitsizliği sadece erkekler sürdürmüyor. Kadınların bir kısmı da bu çarpık oyuna isteyerek dahil oluyor. Ya yarışa katılıp “Ben de en az senin kadar güçlüyüm” diyor ya da kabullenip “Ben zaten ikinci sınıfım” duygusuna teslim oluyor. Oysa mesele ne güç yarışı ne de edilgen kabulleniş. Mesele, birey olarak kendini tanımak ve varlığını bütünün tamamlayıcısı olarak görmek.

Doğa bize her gün ders veriyor. İki kanadı olmayan bir kuş uçamaz. İki kutbu olmayan bir mıknatıs çalışmaz. İki cinsi olmayan bir canlı neslini sürdüremez. O hâlde neden biz insanlar, birbirimizi tamamlamak yerine yarışmayı seçiyoruz? Bu yarışı kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kazanan var mı gerçekten? Yoksa hepimiz mi kaybediyoruz?

Gelin işin özüne inelim: Kadın ve erkek, sadece toplumsal rolleriyle var olan iki figür değil. İkisi de birey. İkisi de insan. Ve insan olmak, cinsiyetin ötesinde bir şey. Ama ne yazık ki biz, birey kimliğini görmezden geliyoruz. Kadına “anne, eş, kız evlat” kimliği yüklüyoruz. Erkeğe “baba, eş, aile reisi” etiketi yapıştırıyoruz. Oysa önce insanız, önce bireyiz.

Buradan şunu sormak gerekmez mi: Doğa kadar basit ve açık bir dengeyi anlamaktan acizsek, insan olmanın neresindeyiz?Doğadaki tüm canlılar bu uyumu sorgusuz yaşarken, biz insanlar neden kendi ellerimizle karmaşaya sürükleniyoruz?

Ve asıl can alıcı soru şu: Bir gün gerçekten “kadının adı yok” demekten vazgeçip, “insanlığın kimliği eksik” demeyi başarabilecek miyiz?

(“Doğa, tamamlanmış bir bütündür; eksik olan her parça, uyumu bozar.”)

 Gülhan Meşeli