info.meseliguelhan @ gmail.com

Ve en çok şeye ihtiyacı olan, en çok şeyden mahrum bırakılır.
Victor Hugo bir cümleyle asırlık gerçeği söylemişti:
“En yoksul insan, en çok şeye ihtiyacı olandır.”
Bugün o cümle hâlâ doğru, ama anlamı değişti.
Çünkü artık ihtiyaç bir his değil; bir veri, bir tablo, bir rapor satırı.
Her şey ölçülüyor, vergilendiriliyor, taksitlendiriliyor.
Su, ekmek, kira… yetmedi; nefes bile sanki abonelik sistemiyle çalışıyor.
“Temel ihtiyaçlar” listesini kim yazdıysa, belli ki hiç temel bir şeye ihtiyaç duymamıştı.
Artık market arabasıyla değil, kaderle boğuşuyoruz.
Etikete bakarken sadece fiyatı değil, kendi değerimizi ölçüyoruz:
“Bu peyniri alabiliyorsam orta sınıfım; yoksa alt kat komşu statüsündeyim.”
Kasadaki bip sesi barkod değil artık — yoksulluğun ritmi.
Enflasyon bir rakam değil, hayatın yeni dini.
Merkez Bankası kutsal kitap, faiz kararları ayet.
Herkes “duamız kabul olur mu?” diye bekliyor.
Mucize de şöyle işliyor:
Zengin için faiz düşünce yatırım fırsatı,
düşük gelirli için “market fiyatı yine değişmiş.”
OECD diyor ki: “Düşük gelirli haneler enflasyondan daha fazla etkileniyor.”
Teşekkürler OECD, biz onu zaten kasada, kirada, kahvede hissettik.
Herkes “aynı gemideyiz” diyor ama kimse kamaralara bakmıyor;
bazısı güvertede güneşleniyor, bazısı ambarın dibinde oksijen arıyor.
Düşük gelirlinin yükü ağır, çünkü enflasyon onun tabağına daha erken düşüyor.
Zenginlik korunaklı; sistem onun için minderli.
Bizim hayatımızsa çıplak zeminde oynanan bir denge oyunu.
Kayarsan, kimse tutmuyor.
Gençler bu oyuna daha başlamadan yenilmiş hissediyor.
Sistem “sabırlı olun” diyor — ama zaman bile artık lüks bir şey.
Bir diploma, bir staj, üç kurs… ama hâlâ bir kira bile fazla geliyor.
Diploma artık kapı değil; kapanmak üzere olan bir turnike.
Ve o diplomayı alana kadar sana kızılcık şerbeti içiriyorlar:
“Biraz daha sabır, biraz daha umut.”
Sonra da “birkaç saniyelik hayal kurabilirsin” diyorlar —
o kadarına bile kota var.
Kira artık barınmanın değil, var olmanın bedeli.
Dünyanın neresinde olursan ol, umut metrekareyle ölçülüyor.
Bizde balkon lüks, nefes alabiliyorsak çok şükür.
Ev sahipleri “kirayı biraz arttıralım mı ” diye yazıyor —
emojiyle süslenmiş ekonomik şiddet gibi.
Gençlere “gelecek sizsiniz” diyorlar ama hangi gelecek olduğunu söylemiyorlar.
İşe giremeyince “kişisel gelişim” vaazları başlıyor:
“Yeterince istersen olur.”

Tabii internetin, zamanın ve biraz da paran varsa.
Yoksa seni “yeterince inanmamakla” suçluyorlar.
Sistem seni yutuyor, sonra da “yanlış çatalı tuttun” diyor.
Politikacılar sahnede, ellerinde mikrofon;
“destek paketi” melodisiyle oy topluyorlar.
Bir bakıyorsun, “vatandaşa müjde” diyorlar —
ama o müjdenin içinde sen yoksun.
Afiş şahane, içerik sıfır.
Demokrasi artık Netflix dizisi gibi: fragmanı heyecanlı, konusu yorgun.
Birkaç saniyelik bir umut sahnesi; sonra yine karanlık ekran.
Uykusuzluk, kahve, takviye…
Bunlar artık yaşam tarzı değil, hayatta kalma protokolü.
“İyi hissediyorum” demek bile bütçe gerektiriyor.
Bir vitamin, bir kahve, bir “mini kaçamak”…
Sistemin seni yorduğu her şeyin çözümünü yine sistem satıyor.
Belki de en büyük başarıları bu:
Herkesi bireysel hikâyelere hapsetmek.
Artık kimse “sistem bozuk” demiyor, herkes “ben yetersizim” diyor.
Bir ülkenin sosyal politikası, kişisel gelişim seminerine dönüştü.
Sahnede umut dolu cümleler, perde arkasında lobi rehberleri.
Seyirci alkışlıyor — ama o alkış sesi bile borçlu.
Demokrasi hâlâ var mı bilmiyorum,
ama PR departmanı hâlâ taş gibi çalışıyor.
Ve bütün bunların ortasında hâlâ “umutlu olun” diyorlar.
Tamam da, umut da artık krediyle satılıyor.
İyi hissetmek bile bir sektör.

“Kendini geliştir” diyorlar — iyi de, kendimizi geliştirdik, maaş gelişmedi ki.
Gençler “motivasyon konuşmacısı” dinliyor, büyükler “finans uzmanı”;
herkes bir şey izliyor ama kimse tam olarak iyileşemiyor.
Çünkü sistem seni üretken olmaya değil, tüketirken tükenmeye programlıyor.
Ve bak, yine başa döndük.
Victor Hugo demişti ya:
“En yoksul insan, en çok şeye ihtiyacı olandır.”
Bugün o sözün yeni bir çevirisi var:
En yoksul insan, en çok reklama maruz kalandır.
Çünkü artık ihtiyaçlarımızı biz seçmiyoruz — bize seçtiriliyor.
Her afişte, her bildirimde, her indirime dönüşen umutla.
“Umut — %20 KDV dahil.”
Gerçekten yoksul olan biz miyiz,
yoksa bizi bu kadar çok şeye inandıran sistem mi?

Gülhan Meşeli