Yaşar Kemal, Kuşlar da Gitti romanında şöyle der:
“İnsanlık öldü mü? Hayır ölmedi ama bir yerlerde sıkıştığı kesin.”
Bu cümle, yalnızca bir roman satırı değil; aynı zamanda bugün yaşadığımız toplumsal iklimin kısa özeti gibi. Çünkü nereye baksak, bir tıkanma hissi karşılıyor bizi: ilişkilerde, dilde, duyguda, hatta gündelik hayatın en sıradan anlarında bile.
İçinden geçtiğimiz dönem, her şeyin fazlasıyla mevcut olduğu ama anlamın neredeyse görünmez hâle geldiği bir zaman aralığı. Bilgiye ulaşmak kolay, bağlantı kurmak mümkün, seçenekler sayısız. Ama bütün bu “çokluk” duygusu içinde azalan bir şey var: derinlik. İlişkilerde, düşüncelerde, hatta hissetme biçimimizde bile bir yüzeysellik hâkim.
İnsanlar daha fazla konuşuyor, daha çok paylaşıyor ama aynı oranda uzaklaşıyor. Kalabalıklar artarken yalnızlık yayılıyor. Hız büyüyor ama yakınlık küçülüyor. Bu yalnızca bir ruh hâli değil; daha geniş, daha derin bir sosyolojik dönüşümün işaretleri.
Tam bu noktada, sosyolog Stephan Moebius’un analizleri devreye giriyor. Moebius, Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan büyük sarsıntının ardından Avrupa toplumlarının içine girdiği çözülme sürecine dikkat çeker. Ona göre savaş sonrası dönemde birey, hem devletle hem de toplumla olan bağlarını yitirmiş, kendini hızla değişen bir dünyada yönsüz ve kırılgan hissetmeye başlamıştır. Bugünün toplumsal tablosu da buna benzer: barış dönemindeyiz, ama sosyal dokuda görünmez çatlaklar var. Şiddetsiz ama sarsıcı bir kopuş yaşıyoruz.
Bu çözülme sadece bireyleri değil, kurumları da kapsıyor. Moebius’un ifadesiyle, değer sistemleri sarsıldıkça bireyler sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da izole hâle geliyor. Kollektif aidiyet duygusu yerini bireysel savrulmalara bırakıyor.
Zygmunt Bauman ise bu kırılmayı “akışkan modernite” kavramıyla açıklar. Kalıcılığın çözüldüğü, tüm bağların geçici hâle geldiği bu çağda, ilişkiler de birer tüketim nesnesine dönüşür. Dayanışmanın yerini performans alır, bağ kurmak yerine görünür olmak öncelik kazanır. Böylece gerçek temasın yerini yüzeysel etkileşimler alır, ama biz hâlâ aynı kelimelerle konuşuyormuş gibi yaparız.
Bu bağlamda toplumsal ilişkilerdeki sıcaklık artışı, yalnızca mecaz değil, gerçek anlamıyla da geçerli. Hava gibi insanlar da “ısındı”. Ama bu sıcaklık yaşamı yeşerten türden değil; kurutan, yakan, tahammülü eriten bir sıcaklık. Sabır tükeniyor, dil sertleşiyor, empati ise neredeyse yok bir kavrama dönüşüyor.
İnsan, giderek daha çok şeye sahip olurken, daha az şey hissediyor. Sözcükler çoğalıyor ama anlam azaldı. Gülümsemeler arttı, ama içtenlik kayboldu. Her şey görünür, ama çok az şey gerçek. Yavaş yavaş, ama sistematik biçimde, bir tür hissizlik hâkim oluyor.
Ve tam da bu yüzden, yaşar gibi yapıyoruz ama hissetmiyoruz. Konuşur gibi yapıyoruz ama anlaşılmıyoruz. Gülümsüyor gibi yapıyoruz ama güvenmiyoruz. Sanki herkes bir şeyleri korumaya çalışıyor; ama neyi, neden koruduğunu bilemeden.
Yaşar Kemal’in sesi hâlâ kulakta: insanlık ölmedi. Ama bir yerlerde sıkıştığı kesin.
Bu sıkışma hâli sadece bireysel değil, kolektif. Kültürel, ekonomik, sosyolojik boyutları olan derin bir dalga.
Ve bugün dönüp tabloya baktığımızda, bunca kırılmadan, bunca değişimden, bunca gelişmeden sonra hâlâ aynı noktadaysak…
Demek ki hiçbir şey öğrenmemişiz.
Gülhan Meşeli
