muammer.kelesoglu @ yahoo.com

Emekli gurbetçiden bir mektup var..!! (2. bölüm). Değerli dostlar. Bundan önceki birinci bölümde gurbetçilerin çalışmak üzere Avrupa ülkelerine nasıl ve hangi şartlarda geldiğini (veya getirildiğini), ne gibi zorluklarla karşılaştıklarını ve daha sonra ise eş ve çocuklarını Avrupa ülkelerine nasıl getirdiklerini, onların da buralarda nelerle karşılaştıklarını yazmaya çalıştım. Şimdi; ikinci bölümde ise bizzat kendim de yaşamış ve karşılaşmış olduğum ve hatta gördüklerimi yani özetle gurbette yaşanan diğer sorunları yazmaya çalışacağım. Hani İsviçre'li yazar ve mimar Max Frisch'in ünlü ve hafızalara kazınan bir sözü vardı ya ''biz işçi istedik, onlar bize insan gönderdi" demişti ya, aslında bütün mesele burada başlıyor. Çünkü talep üzerine ve çalışmak üzere Avrupa ülkelerine gelen ilk nesil gurbetçiler 1960'lı yıllarda tren istasyonlarında ve havalimanlarında bandolarla karşılanıyor ve hatta işçi şimsarları tarafından bir şehirden başka bir şehre, bir ülkeden başka bir ülkeye bile transfer ediliyordu. Çünkü Avrupa fabrikalarında, inşaatlarında, madenlerinde, sokaklarında ve bir çok yerde çalışacak insanlara çok acil ihtiyaçları vardı. Yazarın dediği gibi, elbette ki onlar da işçi idi ama, onlar birer insandı.!

Çünkü; Onlar da hastalanabilir, rapor alabilir, dinlenmeye ihtiyacı olabilir, eş ve çocuklarını, geldiği vatanlarını, köyünü, kasabasını, dağlarını, taşlarını, nehirlerini, ülkesindeki sevdiklerini özleyecek, kendi damak tadına göre yemeklerini, sebzelerini, meyvalarını, peynirini, zeytinini, turşusunu, karpuzunu, kavununu arayacak, şarkılarını, türkülerini, sanatçılarını, ülkesinin filmlerini, futbol takımlarını izleyecek, ibadetlerini yapacak, düğünlerini yapacak, takılarını takacak, çocuklarının sünnetlerini yaptıracak, anadillerini öğrenecek ve konuşacak, bayramlarını kutlayacak, bayrağını odasına asacak, çocuklarına kendi isimlerini koyacak, örf, adet ve geleneklerini yaşatacak, cami derneklerini veya cem evlerini açacak, marketlerini açacak, hasretini çektiği ve ülkesinde alışkın olduğu, hak, hukuk ve adalet çerçevesi içerisinde, başkalarına zarar vermeden yaşantısını sürdürecekti. Türk Televizyon kanallarının yayına başlamadığı yıllarda kocaman video araçları vardı ve herkes video kasetlerini kiralar, bir hafta boyunca ailecek başta Kemal Sunal ve diğer Türk filmleri izlenirdi.

Sonradan çanak antenler çıktı ve herkes evinin tepesine, penceresine veya balkonuna çanak anten taktırmıştı. Yaşadığımız eyaletlerde Türk gençlerinin birbirlerini tanımaları ve kaynaşmaları için Türk futbol takımları kurulur ve deplasmanlı maçlar yapılırdı. Bazı gençlerimiz de boks, güreş, karate ve tekvando klüplerinde oynardı. Bu faaliyetler daha sonra eyaletler arası ve ülkeler arası yapılır, Türk gençlerinin hem kötü alışkınlıklara bulaşmaması, hem spora alışması ve hem de birbirleriyle kaynaşmaları sağlanırdı. Futbol takımlarının adı da Vatanspor, Anadoluspor, Karadeniz Gençlik, Marmaraspor gibi hasret kokan isimler olurdu. Önceleri hemşehri dernekleri vardı ve daha çok hemşehrilerin yardımlaşması ve birbirleriyle haberleşmeleri sağlanır, Türkiye'ye gidemeyenler yakınlarına hediyeleri onlarla gönderirdi. Geriye doğru gidecek olursak herkes o günleri hatırlayacaktır.

O yıllarda gurbette memleket hasreti ağır basar, daha çok Yüksel Özkasap, İzzet Altınmeşe, Neşet Ertaş, Bedia Akartürk, Yıldıray Çınar, Aşık Veysel, Belkis Akkale, Emel Sayın, Suat Sayın'ın okuduğu gurbet türkü ve şarkıları dinlenir, vatan hasreti giderilirdi. Gurbette yaşayanlar birbirlerine destek olur, kız alır, kız verir, gurbetçi birbiriyle akraba olur, tanısa da tanımasa da düğünlere gidilir, yarım elma, gönül alma hediyeler verilir, hasta ziyaretleri yapılır, cenaze namazlarında bir araya gelinir, yardım gerekiyorsa yapılır, izin zamanlarında güvenlik açısından gruplar halinde Türkiye istikametindeki yabancı ülkelerden geçerek sıla yoluna çıkılır, yolda kalanlara yardım edilir, sollayacak olan arabalara sağa çekilip yol verilir, sıla yolunda gördüğümüz Türk plakalı otobüs ve TIR'lara selektör yapılır ve korna çalınır, önceden hazırlanan kumanyalar yol boyunca yenilir, yorulunca araba bir park yerine çekilir ve dinlendikten sonra yola tekrar devam edilirdi.

Avrupa'ya sonradan gelecek olan eş ve çocukların pasaportlarına -yurt dışı çıkış harcı ödenmesin diye- işçi bulma kurumlarında İşçi Eşi/İşçi Çocuğu damgası vurdurulur, hatta bazen anne/baba ve çocukların yan yana, bir arada olan fotoğrafları pasaportlara yapıştırılır, aile boyu pasaportlar verilirdi. Avrupa'ya gidecek olan ilk işçilere dil ve yol bilmediğinden dolayı kaybolmasın diye bir de gideceği ülke, şehir, fabrika ve hatta adresine kadar bir kağıda yazılır tren istasyonlarında, otobüs veya havalimanlarında karşılayacak olan kişiyi tanıması için çantasına konulurdu.

Hatta gurbete çıkacak olanlara gideceği ülkede nelere dikkat etmesi gerektiği, nasıl davranması gerektiği bile bir liste halinde yazılırdı. Avrupa sokaklarında bile yerde gördüğümüz ekmeği kaldırır öper ve başına koyardık, evimizdeki odanın bir yerine dede ve ninelerimizin çerçeve içerisindeki resimlerini asar, çocuklarımızın büyüklerini unutmamasını öğretirdik, Türkiye'den dönerken gümrüklerde veya havalimanlarında konulan kumbaralara cebimizdeki son Türk liralarını atardık. Her sene Türkiye'ye gideceğimiz tarihi -daha bir önceki bitmeden- gelecek senenin planlarını yapar, kendimize ve yakınlarımıza söz verir, hep o umut ve hasret ile yaşardık. Bavullarımızı önceden aldığımız hediyelerle doldurur, arabamızın son bakımlarını yapar ve özellikle heyecandan olacak sabahın ilk ışıkları ile erkenden yola çıkardık. Pasaport, kimlik ve vize kartlarımız kaybolmasın diye her zaman evin en kolay bulunan yerinde saklardık.

Yaşadığımız şehirde Türk bankası olmadığından dolayı Türkiye'ye ailemize ya da yakınlarımıza para havalesini postanelerde bulunan makbuzlarla para havalesi yapılırdı. Burada bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum: hiç unutamuyorum, tanıdığım birisi postanede masaya konulan makbuzlardan (Erlagschein) alıp, havale edeceği parayı Türkiye'deki ailesine gönderdiğini sanarak bir yardım kuruluşuna 25 bin Şiling yazmış ama Postane yetkilileri bu iş de bir gariplik var diye vatandaşımızı arayıp, bulmuş ve parayı kendisine iade etmişti. Gurbette ehliyet almak da, araba almak da çok zordu. Almanca kurs yok, herkes kendi başına ''Deutsch für Türken'' isimli bir kitaptan Almanca öğrenmeye çalışırdı. Ehliyet sınavlarında bir Türk tercüman bulunur, Türkçe ehliyet kursları alınır ve ehliyeti alanların ilk işi araba ile, ailecek binlerce kilometre uzaklıktaki Türkiye'ye yani memlekete, köyüne gitmek ve sevdiklerine kavuşmak olurdu.

(3.bölüm devam edecek).

Sevgi ve saygılarımla.

Viyana. 03.06.2026. mk.