muammer.kelesoglu @ yahoo.com

(1). Değerli genç kardeşlerim. Mektubuma başlamadan önce hepinizi sevgi ve selamlarımla gözlerinizden öper, ömrünüzün uzun ve geleceğinizin parlak olmasını dilerim. Bildiğiniz gibi bizler birinci nesil olarak 1. ve 2. dünya savaşlarından sonra taş üstünde taş kalmayan, bu savaşlar nedeniyle milyonlarca erkek evladını savaşlarda kaybeden Avrupa ülkelerinin yeniden kalkınması için fabrikalarda, inşaatlarda, kömür madenlerinde, temizlik işlerinde ve otellerinde çalışacak ucuz işçiye ihtiyaçları olduğundan dolayı dil bilmediğimiz halde 1960'lı yılların başında Türkiye'den (sağlık heyetlerinden kaşına, gözüne, dişine, burun deliklerine kadar kontrol edilerek) genellikle kara trenlerle ve otobüslerle getirildik.

Önceleri mecburen eşimizi ve çocuklarımızı köyümüzde, kasabamızda yani memleketimizde bırakarak geldik. Küçücük odalarda ve iki katlı ranzalarda yattık, müşterek mutfak, banyo ve tuvaletler kullandık, işe giderken yanımızda sefer taslarımızla yemeklerimizi taşır, çamaşırlarımızı kendimiz yıkardık. İşlerimizi tercüman aracılığıyla yapar, dil bilmediğimizden dolayı marketlerde alacağımız yumurtanın veya diğer yiyeceklerin taklidini yaparak anlatırdık. Daha sonradan eşimizin ve varsa çocuklarınızın da getirilmesine izin verdiler. Bu nedenle konsoloslukların önünde sıra bekler, noterliklerden eş ve çocuk daveti yazdırır ve onların işçi eşi/işçi çocuğu pasaportu alabilmeleri için sıramızı bekler ve uzun kuyruklar oluştururduk. Eş ve çocuklar gelmeye başlamıştı ama bu sefer de kalacak ev ve okul sorunu yaşıyorduk. Çocuklarımız dil bilmediğinden dolayı -çocuğumuzun normal olduğunu bildiğimiz halde- bazı yerlerde ''zeka eksikliği var'' denilerek Sonderschule'lere (desteğe muhtaç çocuklar okulu) gönderiliyor, yabancıyız denilerek bizlere ev verilmiyor, gazete ilanlarında ''Yabancıya verilmiyor' yazıyordu.

Zaten en kötü işlerde çalışıyorduk, şimdi ise bir de ailecek kötü ve ortalama 35 m2'lik evlerde kalmak zorundaydık.Bazılarımız küçücük odalarını kumaş perdelerle bölerek çocuklarıyla birlikte yaşamaya çalışırdı. Elbette ki bütün zorluklara katlanmaya çalışıyorduk. Bu arada kendi ana dilimizi, milli ve dini değerlerimizi, bayramlarımızı, örf adet ve geleneklerimizi unutmamaya, bunları yaşatmaya ve çocuklarımıza da öğretmeye çalışıyorduk. Kaldığımız toplu mekanlarda (Heim) ya da kiraladığımız depo gibi yerlerde namazlarımızı kılıyor, cuma ve bayram namazlarında bir araya geliyor, bayramlaşıyorduk.

Çocuklarımızın ana dililini öğrenmeleri için onları okullara gönderiyor ve onların yüksek okullarda okumaları veya bir meslek sahibi olmaları için destekliyorduk. Çok şükür bazı çocuklarımız okumayı tercih etti ve doktor, avukat, öğretmen ve bir çoğu iyi bir meslek mensubu oldular. Bu arada Türkiye'den yanımıza getiremediğimiz aile mensuplarına da maddi yardımlarda bulunuyor, onlarla telefonla görüşmek için postanelerde sıra kuyruğuna giriyor, memura telefon numaramızı yazdırıyor, saatlerce sıramızın gelmesini bekliyorduk. Ya da bozuk para biriktirerek sokaklardaki telefon kulubelerinden yakınlarımızı arıyor, Türkiye hasretini gidermek için pilli radyolara kulağımızı vererek ''Türkiye'nin Sesi' ni dinliyorduk.

Her sene akraba ve vatan hasretini gidermek için senelik izin ve tatil zamanını dört gözle bekliyor, yola çıkmadan önce yolda yemek için kumanyalar hazırlıyor ve bulduğumuz eski arabalarla, özellikle kalabalık olduğumuz için minübüslerle ve büyük bir heyecanla sıla yoluna çıkıyorduk. Hatta daha güvenli olması için gruplar halinde yola çıkıyorduk. Sevdiklerimize ve Vatanımıza kavuşmak için şarkı ve türküler dinleye dinleye yabancı ülkelerden geçiyor, binlerce kilometre, gece, gündüz durmadan gidiyor ve Türkiye sınırında bayrağımızı görünce göz yaşlarımızı tutamıyorduk.

Geri dönüşte ise ayağımız bir türlü gaz pedalına gitmiyor, sevdiklerimizi vatanımızda bırakarak ve ağlayarak dönüyorduk. bulunduğumuz eyaletlerde Müslüman mezarlığı da olmadığından dolayı vefat eden vatandaşlarımız için kapı kapı dolaşır, para toplar ve cenazelerimizi memleketine gönderirdik, düğünlerde bir araya gelerek birbirimize destek olur, kız çocuklarımıza genellikle Gurbet, Hasret, Özlem, Sıla gibi isimler koyarak vatanımıza olan sevgi duygularımızı dile getirirdik. Ülkemizle olan bağımızı koparmamak için Türkiye'deki genel seçimlerde otobüsler kiralar ve gümrüğe kadar gider, oyumuzu kullanır ve hemen geri gönderdik, her yıl senelik tatillerde özellikle Türkiye'ye gider, çocukların akrabaları ile olan bağlarını devam ettirmek için gayret eder, erkek çocuklarımızın sünnet olamaları için özellikle izin aylarını bekler ve onları Türkiye'ye sünnet olmaları için götürürdük. Türkiye'ye giderken yakınlarımıza hediye olarak o yıllarda makbul olan çikolata, sabun, şampuan, krem, gömlek götürür, memleketten dönerken de salçamızı, bulgurumuzu, turşumuzu, sucuğumuzu, pastırmamızı, peynirimizi getirir bütçemizi ona göre ayarlar, ekmeğimizi burada kendimiz yapar, etimizi de kendimiz temin ederdik.

Koskoca yıllar hep böyle geçti. Bu arada çalışmaya geldiğimiz ülkelerin ekonomileri kalkınmış, yollar, tüneller, barajlar, binalar yapılmış ve refaha kavuşmuş ama bizim bu ülkeye yaptığımız katkılar unutulmuş, birlikte aynı fabrikada, aynı inşaatta çalıştığımız, birlikte aynı masada yemek yediğimiz, hatta aynı binada oturduğumuz yerli insanlar bize sırt çevirmeye ve bizi ötelemeye başlamıştı. Bazı partiler ve bazı insanlar ''Yabancılar dışarı'' diye bağırıyor, duvarlara aleyhimize yazılar yazılıyor, bir kahve içmek için gittiğimiz mekanlar bile bizi içeriye almıyor, camilerimizin duvarlarına köpek pisliği, içerisine bira şişesi atılıyor ve kapısına domuz kafası bırakılıyor, çocuklarımızın devam ettiği okullarda Türkçe konuşmaları yasaklanıyor, giyim ve kuşamlarına karışılıyor, ülkemize geri dönmemiz isteniyor, okullarda çocuklarımızın aldığı notlar öğretmenleri tarafından kırpılıyor, ve ''siz buraya okumaya değil, çalışmaya geldiğiniz'' denilerek çocuklarımız potansiyel işçi olarak görülüyor ve onların geleceği engelleniyordu.

Gençlerimiz okullarda daha çok okudukça, hastanelerde doktorlarımız çoğalıyor, hukukçularımız artıyor, okullarda öğretmenlerimiz görev alıyor, kitap yazarlarımız ve her dalda sanatçılarımız artıyor, ayrıca çeşitli meslek sahibi olanlar ve toplumu bilgilendiren Türkçe medya sayısı çoğalıyor, yerel makamlarda, belediyelerde, eyaletlerde, partilerde ve meclislerde görev alanlar çoğalıyordu. Hatta yeni nesil gençlerimiz haklarımızı korumak ve savunmak için partiler kuruyor, gazeteler çıkartıyor, radyolar kuruyor, spor dallarında başarıdan başarıya koşuyorlardı. Eski Alman Başbakanı Angela Merkel'in dediği gibi ''Yabancılar ülkemize geldiğinde ''Giderler'' diyerek kendimizi kandırdık, Sonra multikulti (Çok kültürlü) bir toplum yaratmaya çalıştık ama onda da kesinlikle başarısız olduk'' Bizler de bir ev, arsa, tarla ya da araba alıp döneriz diyerek Avrupa'ya gelmiştik ama maalesef bizler de geri dönemedik. (Devam edecek).

Sevgi ve saygılarımla.

Viyana. 26.05.2026. mk.